Cinsel Kimlik Gelişimi

Katgori: Eşcinsellik|Makaleler

21 Eki 2011
CİNSEL KİMLİK GELİŞİMİ
Kimliğin önemli bir bileşeni cinsel kimliktir. Kişinin cinselliği ve tüm kişiliği öylesine karışmıştır ki tek başına cinsellikten ayrı bir özellik olarak söz etmek neredeyse imkânsızdır. Yumurta tavuk hikâyesinde olduğu gibi, cinsellik tüm kişiliği, kişilik yapısı da cinselliği olumlu veya olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle bireyin cinselliği tarafından etkilenmiş olan kişilik gelişimini ve işlevini vurgulamak için psikoseksüel terimini kullanmak doğru bir yaklaşım olacaktır. Ayrıca biyolojik, sosyal ve psikolojik anlamda kişinin kadın ya da erkek olmasını algılama ve kabulü, bu algı ve kabul doğrultusundaki cinsel yönelimleri ile cinsel davranışları cinsel kimliğin gelişimindeki önemli aşamalardır.
Cinsel kimlik, cinselliğin farklı boyutları olan biyolojik, fiziksel, psikolojik, zihinsel ve sosyal süreçlerin etkileşimi ile gelişir, oluşur ve olgunlaşır. “Cinsiyet”, “toplumsal cinsiyet” ve “cinsiyet rolleri”, “cinseldavranış”, “cinsel yakınlık”, “cinsel yönelim” gibi pek çok kavram, zaman zaman birbirleriyle karıştırılan ya da birbiri yerine kullanılan kavramlar olsa da cinsel kimliği açıklayan ana kavramlardır.
Cinsel kimlik ve cinsiyet kimliği kavramlarının birbirleri ile karıştırılmaması önemlidir. Cinsel kimlik, bireyin cinsel ve ilgili diğer davranışsal eğilimleri, vücut görüntüsü ve bunların toplumsal yansımalarının birlikte algılanması ile ilgili ve cinsiyet kimliğinden daha geniş kapsamlı olan bir kavramdır. Cinsiyet kimliği kavramı yalnızca bireyin kendini dişi ya da erkek olarak algılaması ile kısıtlıdır ve cinsel yönelimden ayrıdır. Cinsel kimlik bazen cinsel yönelimle eş anlamlı gibi kullanılsa da iki kavram birbirinden ayrı öğeler içerir. Cinsel kimlik kişinin cinselliğini algılaması ve bu algının toplum tarafından sunulan modellerle olan karmaşık ilişkisi, cinsel yönelim ise yalnızca kişinin cinsel istekleri, bağlılıkları ve düşleri anlamında kullanılabilir. Bu nedenle cinsiyet kimliği, cinsel kimlik ve cinsel yönelim ayrı süreçler olarak incelenmelidir.
CİNSİYET KİMLİĞİ (Eşeysel Kimlik – Sexual Identity)
Cinsiyet, insanın biyolojik olarak dişi ya da erkek olmasını belirleyen temel özellikleri tanımlar. Cinsel kimliğin ilk tohumları biyolojik olarak döllenme sürecinde atılır. Kişi doğduğu anda bedensel cinsiyeti bellidir. Yani bütün çocuklar dişi ya da erkek cinsel organları ile doğarlar. Çok nadir olarak, hem kız hem erkek organına sahip olarak doğanlar olabilir.
Cinsiyet kimliği; kromozomları, dış genital organları, iç genital organları, hormonsal yapıyı ve ikincil seks özelliklerini içeren kişinin biyolojik cinsel özellikleridir.
CİNSEL KİMLİK (GENDER IDENTITY)
Cinsel kimlik; kişinin dişilik veya erkeklik algıdır. Cinsel kimlik, kişinin erkek ya da kadın olarak biyolojik varlığının farkına varması ve kabul etmesidir. İki veya üç yaşlarında hemen herkesin “ben erkeğim” veya “ben kızım” diye katı bir fikri vardır. Cinsel kimlik davranışın erkeksi veya kadınsı psikolojik yönlerini yansıtır. Kişinin cinsiyeti ile cinsel kimliği çoğu zaman iç içe girmiştir. Biyolojik faktörler eksiksiz gelişimini tamamlasa bile erkeklik ya da kadınlık hissinin gelişiminde bir sorun olabilir. Peki, çocuk, kendi cinsine ait duygu, düşünce, tutum ve davranış özelliklerini nasıl kazanır? Kız ve erkek çocukların beden yapıları ve iç salgı bezleri bakımından doğuştan itibaren ayrı yaratılmışlardır. Bir çocuğun kız ya da erkek doğması, cinsel kimliğini kazanması için ilk koşuldur ama yeterli ve tek koşul değildir. Cinsel kimlik başta anne-baba olmak üzere aile üyeleri, öğretmenler ve yakın arkadaşlarla yaşanan sonsuz deneyimlerden köken alır.
CİNSEL ROL (GENDER ROLE)
Toplumsal öğrenme kuramına göre cinsiyet rolünü öğrenme, ilk çocukluktan başlayan ve yaşam boyunca süren bir süreçtir. Çocuklar kız veya erkek davranışları ödüllendirildiğinde, cezalandırıldığında ve erkeksi/kadınsı davranış modellerini gözlediklerinde cinsiyet rollerini öğrenirler. Yani çocuk cinsiyeti ile ilgili farklılıkları gözlem ve deneyimleri ile öğrenmektedir. Cinsel kimliğin tamamlanması ve oluşumu ergenlik yıllarında olsa da cinsel kimliğin temelleri daha çok ödipal dönemde yaşanan ödipal çatışmanın açılımlarıyla atılmaktadır. Hatta çocuk 3 yaşından önce de sosyal öğrenme ile cinsiyet rollerinin farkına varır ve cinsel kimliğinin temellerini yavaş yavaş oluşturabilir. 3 yaşına doğru çocuklar kız erkek ayrılığını fark edip incelemeye koyulurlar. Bu nedenle Anna Freud, insanda cinsel içgüdülerin 13–15 yaşlarında ansızın ortaya çıkmadığını, çocuğun gelişimiyle birlikte işlev kazandığını ileri sürmüştür.
Ödipal döneme giren bir çocuk yaklaşık 3 yaşlarında “ben erkeğim” ya da “ben kızım” şeklinde cinsel kimliğine ilişkin temel algıları oluşturmaya ve bebeklerin nereden geldiğini sormaya başlar. Ardından bebeğin anne karnına nasıl girdiğini sorar. Bu dönemde “merak” duygusu ön plandadır.
Cinsel davranış, kişinin cinsel olarak ne yaptığı ile ilgilidir. Arzu, fanteziler, eş arama, kendi kendine doyum sağlama ve cinsel gereksinimlerini dışa vurmak ve doyurmak için yapılan tüm diğer etkinlikler cinsel davranış tanımı içine girebilir. Cinsel davranış kişinin biyolojik faktörlerinin getirdiği özelliklerden dolayı toplumun beklediği ve kabul ettiği davranışlardır. Öğrenmeyle yaşanılan deneyimler, örnek almalar, özdeşimler ve bir dizi duygusal süreçler tarafından belirlenen cinsel davranışlar, cinsel kimlikle çok yakından ilişkilidir. Çocuğun cinsel kimlik kazanmasında anne babası ile olan özdeşimde önemlidir. Kız çocukla annesi, erkek çocukla babası arasındaki ilişki ne kadar yakın ve olumlu ise özdeşim o kadar kolay olur. Cinsel rol cinsel kimlikle ilişkili olan ve bir anlamda ondan kaynaklanan bir davranıştır. Yani kişinin bir erkek veya kadın statüsüne sahip olmak üzere söylediği veya yaptığı bütün her şeydir. Cinsel rol, kadının ve erkeğin nasıl düşüneceğini, nasıl davranacağını ve nasıl hissedeceğini belirleyen aile ve toplumsal çevre tarafından verilen bir roldür. İlk aylardan başlayarak anne ve baba; bebeğin cinsiyetine uygun davranmaya özen gösterir, kız ve erkek çocuktan beklentileri farklıdır. Evde kazanılan cinsel kimlikler, çevrede pekişerek olgunlaşır.
Okul yıllarında çocuklar kendilerini hem cinslerinin tepkilerine göre algılarlar. Bu yıllarda karşı cinse düşmanıymış gibi bakabilirler. Bu durum 12–14 yaşlarında kaybolmaya başlar. Ergenlik döneminde cinsel organlar ve mastürbasyon keşfedilir, karşı cinsle yakın ilişkiler kurulur. Ergenliğin getirdiği biyolojik ve fiziksel değişiklikler karşı cinse olan düşmanlığın hayranlığa dönüşmesini sağlar. Kız ve erkek ergenler birbirlerine yakınlaşmaya, birbirlerinin ilgisini çekmeye ve birlikte bir şeyler yapmaya başlarlar. Ancak cinsel yönelimin daha çok göze battığı ve fark edildiği ergenlik dönemi; kendinin çoğunluktan farklı olduğunu algılayan bir ergen için ağır sorunların yaşandığı bir dönemdir.
Toplumsal, siyasal, bölgesel ve kültürel farklılıklar cinslerin üsteleneceği roller de farklılıklara yol açabilir. Sosyalleşme süreci ve kültürü içinde edinilen kadın ve erkek olma özelliklerine işaret eden toplumsal cinsiyet; toplumsal ve kültürel olarak onaylanmış ve belirlenmiş cinsiyeti, cinsiyet kimliğinden ayırmak üzere kullanılan bir kavramdır. Bu nedenle cinsel rol, toplumsal cinsiyetin bir parçasıdır. Bazı kültürlerde erkeğin mutfakta herhangi bir iş yapması erkek cinsel rolü ile bağdaşmazken, başka bir kültürlerde ev işlerinin paylaşılmaması bencillik ve olgunlaşmama belirtisi olarak algılanabilir. Ülkemizde kız çocuklarına daha duygusal, daha uysal, daha söz dinleyen, daha yardıma ihtiyaç duyan bir rol biçilirken; erkek çocuklarına ise; daha katı, daya yaramaz, daha az söz dinleyen, daha saldırgan, bağımsız davranmaya meyilli bir rol yüklenmektedir. Ayrıca erkek cinsel rol deneyimleri daha çok kendi kendine deneyimleri kapsar, aktif ve bağımsız bir rolün kabul edilmesini kolaylaştırır. Erkelere direk ifade edilmese de üstü kapalı olarak mastürbasyon izni verilir. Mastürbasyon çok az tensel duygu ile yapılır, tümüyle boşalmaya yönelmiştir. Kadın cinsel rol deneyimleri ise pasifliği, başkalarının gereksinim ve taleplerine yanıt verir olmayı destekler. Kadınlara cinsel uyarılmanın cinsel terimlerden çok romantik terimlerle nitelendirilmesi öğretilmektedir. Kinsey, mastürbasyonun kadınlarda orgazma ulaşmanın en etkili yolu olsa da en sık başvurulan seksüel aktivite olmadığını tespit etmiştir. Masters ve Johnson (1966) fizyolojik olarak en yoğun orgazmın mastürbasyonla olmasına karşın doyum duygusunun cinsel birleşmeyle daha fazlı olduğunu bildirmiştir. Hite, kadınlarda cinsel aktiviteler sırasında en büyük zevkin “duygusal yakınlık” “yumuşaklık”, “sevilen biriyle derin duyguların paylaşımı” yanıtlarını almıştır. Bu bulgular kadınların öncelikle cinsel aktivitelerin duygusal ve kişiler arası yönlerine değer verdiklerini ve bunlardan yoğun haz aldıklarını göstermektedir. Sosyalleşme süreci erkeklere erkekliklerini ispat etmeyi, gösteri yapmayı, başarmaya odaklanmayı veya çevrelerini kontrol etmeyi öğretir. Bu öğreti cinsel yakınlık ve ilişki sırasında da kendini gösterir.
Erkeğin cinsel anlamda sosyalleşmesinin 3 önemli temeli vardır. Bunlar;
1-Kadını cinsel bir meta olarak görme: Genç yaşlardan itibaren erkekler genellikle kadınları cinsel bir meta olarak görmeye veya algılamaya başlarlar, hatta programlanırlar. Çünkü cinselliğin ayıp, yasak, günah veya kötü olarak algılandığı dünyada cinsellik bir meta haline gelebilir. Zamanla kadın, “hani bana âşıktın, nasıl başka bir kadınla yatabildin?” diye sorarken; erkek ise “o kadın sadece bir seferlik ilişkiydi, sana duyduğum aşkla ne ilgisi var?” diyebilecek bir duruma gelebilir.
2-Saplanma: Erkekler cinsel aktivitelerin bir parçası olarak göğüsler, vajina, bacaklar, kalça vb. kadınların bedenlerinin bir bölümüne saplanmayı veya odaklanmayı öğrenirler. Freud’a göre bu saplanma, kişinin karakterindeki kontrol edemediği haz düşkünlüğünün çocukluğundaki gelişim dönemlerinin birinden kalan yansımasıdır. Eğer bir kişi psikoseksüel gelişim aşamalarındaki belirli bir evrede gerekli hoşgörü ve ilgiyi bulamazsa ya da o belirli evre içersinde üzerinde iz bırakabilecek bir olay yaşamışsa bu insan yetişkinliğinde saplanma yaşayabilir. Yani cinsel hazzını çocukluğundaki gibi gidermeye çalışır. Örnek olarak, beklenmedik bir şekilde aniden sütten kesilmiş bir çocuk gibi oral döneme saplanır kalır. Tıpkı emzirilen bebek gibi pasif ve bağımlı bir karaktere bürünebilir, her şeyi partnerinden bekler, cinsellikte aktif bir rol üstlenmez. Yarım kalan duygularını tatmin etmek için kendini sigara, alkol gibi haz veren maddelere ya da aşırı yemeye verebilir.
3-Elde etme: Cinsel konularda bir erkek, bir kadını bir şeye indirgemeyi başardığında ve cinsel doyuma ulaştığında bilinçdışı olarak o kadını elde etmiş olur. Hite, bazı erkeklerin cinsel dürtü kavramını; kendilerini kadınlardan ayırmak ve kendilerini aktif ve saldırgan olarak pasif olan kadının tam tersi şeklinde tanımlamak için kullandıklarını söylemiştir. Bazı erkekler için erkekliklerinin ispatı sadece iyi bir cinsel aktivitede bulunmak değil, aynı zamanda bilinçdışı olarak kadına sahip olmayı, onu elde etmeyi, ilişkide kendini baskın, güçlü ve üstün hissetmeyi de içermektedir.
Kadının ve erkeğin cinsel anlamda yaşadığı sosyalleşme dramatik olarak birçok boyutta birbirinden ayrışır:
Erkek                                                              Kadın
—kontrol etme                                                 —acizlik
—cinsel organlara odaklı cinsel aktiviteler           —genelleşmiş tensel haz
—cinsel metalaştırma, saplanma ve elde etme    —aşk veya romantik bağlılık
—performansa ve başarıya odaklanma                —sürece odaklanma
Kadınlar ve erkekler yukarıdaki gibi farklı amaç ve beklentilerle cinsel anlamda yakılaştıklarında veya cinsel aktivitelerde bulunduklarında, sorun yaşanması kaçınılmazdır.
Cinsel yakınlık, cinselliğin ruhun ve bedenin paylaşılması, yakın beden teması olarak haz alıp, haz vermeyi amaçlayan bir şekilde yaşanmasıdır. Cinsel yakınlık insan ilişkilerine ait 3 temel ihtiyaç ve arzunun doyumuna doğrudan olanak verebilir. Bunlar,
—Bir bebek gibi bir çocuk gibi sevilme, bakılma, korunma arzuları,
Hayran olunma, beğenilme, onaylanma arzuları,
Arzulanma, âşık olunma ve istenilme arzuları.
Aşk, karşılıklı beğenme, birlikte olmaktan mutlu olma, geleceğe dair güzel hayaller kurma, düşünsel ve duygusal boyutta cinsel bir yaşantı anlamına gelebilir. Karşılıklı aşk ve bu 3 temel arzuyu barındıran cinsel yakınlık; mutlu bir ilişkinin, sağlıklı ve haz verici bir cinselliğin olmazsa olmaz koşuludur. Bu 3 temelden sadece bir ya da ikisi üzerine oturan ya da bir alanda doyumu eksik kalan birliktelikler yeterli ölçüde doyum ve mutluluk vermedikleri için, yaşamdan alınan keyif ve mutluluk önemli ölçüde sınırlanır, çatışmalı ilişkiler yaşanabilir. Sözgelimi sadece korunma, sevilme veya bakılma ihtiyaçlarını karşılayan çok sayıda birliktelik vardır. Bu çiftler birbirlerine düşkün ve bağımlı olurlar ancak aralarındaki ilişki çoğu zaman bilinçdışı anne-oğul ya da baba-kız ilişkisinin yeniden kurulmasının patolojik bir biçimidir. Bu durumda aşk ve cinsellik sağlıklı, yeterli ve doyumlu olarak yaşanmaz. Çünkü çiftler hoş duygular içinde birbirine yakın olmalı, sohbet etmeli, dokunarak, sarılarak, öpüşerek, masaj yaparak, birlikte banyo yaparak, birlikte sarılıp uyuyarak, hatta birlikte mastürbasyon yaparak ya da değişik pozisyonlarda cinsel birleşme yaşayarak birlikte haz almalı ve hazzı artırarak ruh ve bedenlerini paylaşmalıdırlar.
Cinsel yönelim bir kişinin, bir başka bireye karşı duygusal, düşünsel, romantik ve cinsel şehvet ile yaklaşımıdır. Bu yaklaşım her zaman cinsel eylemi gerektirmez, hatta çoğu kez duygusal, düşünsel, romantik ve fantezi düzeyinde kalabilir. Cinsel yönelim heteroseksüel, eşcinsel ve biseksüel kavramlarını içeren geniş bir yelpazede gözlemlenebilir. Bir kişi yalnızca karşı cinse eğilim duyuyorsa heteroseksüaliteden, yalnızca kendi cinsinden kişilere cinsel ilgi duyuyorsa eşcinsellikten, her iki cinsten kişilere ilgi duyuyorsa biseksüaliteden söz edilebilir. Yani cinsel yönelim; kişinin cinsel ve duygusal olarak çekim duyduğu cinsiyete göre tanımlanan bir özelliktir.
Heteroseksüel: Kişinin karşı cinsiyete cinsel ve duygusal ilgi duymasıdır.
Eşcinsel (Homoseksüel): Kişinin kendi cinsiyetine cinsel ve duygusal ilgi duymasıdır. Eşcinsel kadın ve erkeklerin bedensel cinsiyetlerine herhangi bir itirazları yoktur, sadece aynı cinsten bireylerle cinsel ilişki kurmak isterler, cinsel yönelimleri kendi cinslerinedir.
Biseksüel: Kişinin her iki cinsiyetten olanlara cinsel ve duygusal ilgi duymasıdır.
Travesti: Karşı cinsin eşyalarını kullanmaktan, karşı cinsin giydiği kıyafetleri giymekten, karşı cinsin davranışını sergilemekten cinsel haz alan kimselerdir.
Transseksüel: Cinsiyetini değiştirmesi gerektiğine, ruhsal ve bedensel olarak diğer cinsiyete sahip olması gerektiğine inanan kişidir. Kişi sahip olduğu biyolojik cinsiyet özelliklerini reddeder, karşı cinsten biri olarak görülme ve karşı cinse benzeme isteği içindedir, kendisini karşı cinsten biriymiş gibi hisseder. Transseksüellik de hem erkek hem de kadın için geçerlidir. Kişinin davranışlarından çok iç dünyasında kendisini karşı cinsten biri gibi görmesi, hissetmesidir. Ameliyat olmamış/olamamış gerçek bir transseksüel cinsel kimlik olarak karşı cins özelliklerini gösterebilir ve cinselliği doğrudan karşı cinse yöneliktir.
Heteroseksüel, eşcinsel veya biseksüel erkeklerin, bedensel cinsiyetleri de cinsel kimlikleri de erkektir. Aynı şekilde heteroseksüel, eşcinsel ya da biseksüel kadınların da, bedensel cinsiyetleri ve cinsel kimlikleri kadındır. Yani sanılanın aksine eşcinsel erkekler kendilerini kadın gibi ya da eşcinsel kadınlar kendilerini erkek gibi hissetmezler.
Freud’un klasik dürtü çatışma kuramına göre, erkek eşcinselliğinin temelinde çözümlenmemiş ya da sağlıksız geçilmiş ödipal çatışmalar yer almaktadır. Ödipalin sağlıklı çözülebilmesi için çocuk bir taraftan baba ile özdeşim kurmaya ve baba gibi olmaya çalışırken, bir taraftan da anne için babayla rekabete girmeli, taktikler geliştirmeli ve babayla uzlaşarak hadım edilme korkusundan (pipi kesilme korkusu) kurtulmalıdır. Bu sayede cinsel kimliği ortaya çıkacaktır. Ödipal dönemin sağlıksız geçirilmesinde ise; çocuk anneye olan ödipal bağını kopartamaz, otoriter, mesafeli veya aşırı pasif baba ile sağlıklı özdeşim kurama, ilişkilerinde kopukluk olur, baba ile çatışmaları yoğunlaşır, hadım edilme korkuları artar ve anneye duygusal bağlılık ve bağımlılık duyar, böylece cinsel alanda anne gibi bir tutum geliştirir ve zamanla eşcinselliğe kayacak olan sıkıntılı bir cinsel kemliğin temeli atılır. Derin ego’nun kullandığı ilkel savunma mekanizmalarının yeterli olmayışı ile eşcinsellik veya transseksüalite yönünde cinsel davranış ve kimliğin belirlenmeye başlar. Yani çocuğun heteroseksüel olarak doğar ama otoriter ve hostil (düşmanca davranan) baba veya dominant kontrolcü anne arasında kalan çocuk ödipal çatışmasını sağlıklı çözemediği için eşcinselliğin temeli atılır. Bu süreçte anne çocuğu kendisine bağlar ve bu yolla çocuk baba yerine anne ile özdeşim kurmak zorunda kalır. Bir başka görüşe göre ise, doğumdan sonra anne depresyona girebilir, sıkıntı yaşayabilir, eşinin desteğini kaybedebilir ve anne kendisine yardımcı olan kız kardeşlerini daha çok tercih edebilir. Bu süreçte anne onu bu duruma düşüren eşine ve onun cinsel kimliğine karşı ambivalan (aynı kişi ya da aynı nesne için hem sevgi hem de nefret duyma) duygular taşır ve çocuk bunu hissedebilir. Bu koşullarda çocuk annenin dikkatini çekmek ve onun gözüne girebilmek için kadınsı davranışlara yönelebilir. Ayrıca çocuk akranları olan erkek çocuklarla ilişkilerinde itilip kakılırsa kız akranları ile birlikte olmaya mecbur kalabilir. Anne ve babanın çatışmaları da yoğunsa, bu çatışmalar çocuğun güvensizliğini daha da arttırır.
Freud’un klasik dürtü çatışma kuramına göre, kadın eşcinselliğinin temelinde kızların penislerinin olmadığını keşfetmelerinden sonra anneye karşı kızgınlık duymaları, derinden incinmeleri, kendini erkeklere göre aşağıda görmeleri ve bu durumdan da annelerini sorumlu tutmaları yatar. Ödipal çatışmasını sağlıklı çözümleyemeyen kız çocuk, sevgi nesnesi olarak babayı tanır, savunma olarak babayla özdeşim yapar ve aşk nesnesi olarak da anne ve diğer kadınlara yönelir. Hatta kız çocuk babasının çocuğunu doğurmak yoluyla olmayan penisini dolaylı yoldan elde etme fantezisini kurar ama asla penisi olmayacağı gerçeği aşağılık duygularını yoğunlaştırır, baba ve tüm erkeklerden vazgeçer ve sevgi nesnesi olarak annesi ve diğer kadınları içine alır. Kadın eşcinsellerin çoğunda depresyonda olan yetersiz anne ve saldırgan eğilimli baba figürü vardır.
Transekseksüalitede ve transvestizmde ise, anne çocuk ilişkisinin ilk başladığı aylarda yaşanan birliktelikte aşırı özdeşim yaşanması ve ayrışma bireyselleşme durumlarından sağlıklı bir biçimde geçilememesi önemli bir rol oynar. Ödipal dönemde bu yapı pekişir, latent dönemde gelişir ve ergenlik döneminde belirgin olarak ortaya çıkar. Gerçek transseksüellerin öykülerinde pasif, güvenilmez, tutarsız, boyun eğen bir baba ve depresyonda olan bir anne figürünün sık görülen bir durumdur. Yeterli ego gücüne sahip olmayan ve transseksüel olma yolunda olan bir ergen, sosyal ortamlarda dışlanmaya başlar ve karşı cins rolünü benimsediği için sık sık alay konusu olur, biyolojik cinsiyetiyle kendilik duyguları arasındaki uygunsuzluğun farkına varmayı tolere edemez.
Çocukluk döneminde yaşanan cinsel travmalar ya da korkular, yanlış ve hatalı bilgilendirilmeler, kişilik özellikleri, ailenin cinselliğe bakışı ve bu konudaki eğitimi, cinsel rol ve cinsel kimlikteki güvensizlik ileri yaşamda vajinismus, erken boşalma, sertleşme sorunları, orgazm bozukluğu gibi cinsel işlev bozukluklarının yaşanmasına neden olabilir. Freud, nevrozların oluşumunda çocuklukta yaşanan cinsel içerikli sarsıcı olayların önemli bir rol oynadığını söylemiştir. Yani yetişkin bir insan cinsel hayatında bir hayal kırıklığı yaşadığında çocukluk cinselliğine dönme eğilimi gösterebilir. Yani cinsel istek bozukluğu olan bir kişi bilinçdışında cinsel var olan korkuları nedeni ile kendini korumak amacıyla isteksizlik duyabilir. Freud bunun çözümlenmemiş ödipal çatışmaya bağlı olduğunu düşünmüştür. Hatta bazı erkekler ödipal döneme takılı kalmakta ve bilinçdışı olarak vajinanın kendilerini hadım edeceği korkusu yaşamaktadırlar. Bilinçdışında vajinanın dişleri olduğunu düşünmekte ve bu nedenle de kadın cinsel organı ile temas edememektedirler. Kadınlar da buna benzer çatışmalara bağlı olarak cinsel isteksizlik yaşayabilirler.



Yorum Formu

İletişim ve Destek

Sosyal Medya

  • burakeses: Ben 17 yasındayım internet cafeden arkadaşlarım var onlarında gay olduklarını biliyorum ama h [...]
  • Veli: Yaw bunlarin 100%20 bende mevcut bendemi gayım şimdi :( [...]
  • sssssezar: aptal burak salak!!!! çocuktan bahsediyor admdan değil!!!!! [...]
  • sssssezar: salak burak sus!!!!! aptal yazan herşey doğru... çocuktan bahsediyor adamdan değil! aptal [...]
  • windows 8 upgrade: It was nice to read the article the patient who called. I also agree with the statement that the peo [...]
vajinismus Cem Keçe Cised Vajinismus Vajinismus ankara Erken Boşalma uzmanlar web tasarım